GİRİŞ
Bu tabiri kimimiz “genel görüşe karşı fikirleri savunan kişiler” için kullanıldığına tanık olarak, kimimiz ise Al Pacino ve Keanu Reeves’in başrollerini paylaştığı 97 yapımı sinema filmiyle kelime dağarcığımıza kattık. Fakat bu terimin aslında 15 yy.’a kadar uzanan, 6 asırlık bir geçmişe sahip olduğunu ve Ortaçağ yargılamalarıyla bağlantılı olduğunu söylesem…
KANONİZME GÖRE AZİZLİK MERTEBESİ
Terimin tarihine geçmeden önce, ortaya çıktığı dönemin konjonktürünü ve bağlı olduğu inanışa dair birtakım bilgileri bilmekte fayda var.
Katolik inancına göre, gerekli kriterlere sahip kişilerin ölümlerinin ardından onlara bağışlanan bazı dini mertebeler bulunmaktadır. Fakat bu mertebelere erişim uzun soluklu ve meşakkatli bir süreci kapsamaktadır.
Unvanları kısaca açıklamak gerekirse;
İlk Paye: Tanrının Hizmetkarlığı
Süreç yerel düzeyde başlar. Kural olarak, adayın ölümünün ardından inceleme sürecine geçilebilmesi için en az 5 yılın dolması gerekir. Bu sürenin sonunda aday hakkında toplanabilecek tüm bilgi, belge ve tanık ifadeleri derlenerek resmi bir mahkeme kurulur. Yargılamanın ilk aşamasında dava, dosyayı inceleyip oylayan 9 kişilik bir ilahiyatçılar kurulundan geçer. Buradan onay çıkması halinde dosya; kardinaller ve piskoposlardan oluşan Azizlik Davaları Cemaati’ne (Congregatio de Causis Sanctorum) sevk edilir.
İkinci Paye: Saygıdeğerlik
Adayın dosyası resmi olarak Papa’nın onayına sunulduğunda, hem Katolik cemaati hem de aday için dua eden inananlar, kişinin aziz ilan edilip edilmemesi konusunda Tanrı’nın iradesinin tecelli etmesi amacıyla duaya davet edilirler.
Üçüncü Paye: Mübareklik
Bu seviyeye ulaşmak için adayın ya şehit olması ya da mucize gerçekleştirmesi gerekir.
Son Paye: Azizlik
Bir adayın bu mertebeye ulaşabilmesi için, ölümünden sonra onun aracılığıyla en az 2 mucize gerçekleşmiş olmalıdır.[1]
1983 yılına kadar yürürlükte olan eski uygulamaya göre; birçok aşaması bulunan bu prosedürleri başarıyla geçebilmiş olan müteveffa için, şartları da karşılaması halinde, en yüksek unvan olan azizlik mertebesi adına bir yargılama düzenlenirdi. Ve Şeytanın Avukatlığı da tam olarak bu noktada devreye girmekteydi.
TERİMİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI
“Şeytanın Avukatları“nın tarihi, Papa Sixtus V döneminde Katolik Kilisesi’nin, papalığın azizlik için aday gösterilen kişiye karşı savunma yapması için bir kanun avukatı atadığı 1587 yılına kadar uzanmaktadır. Şeytanın Avukatlığı makamının (advocatus diaboli) görevi, adayın karakterine şüpheyle yaklaşmak ve kanıtlardaki boşlukları arayarak karşı sav oluşturmaktı. Ona şeytanın avukatı denmesinin nedeni ise sunduğu gerçeklerin adayın aleyhine olan her şeyi içermesi ve böylece kişinin karakter kusurlarını veya kahramanca kutsallık dolu hayatının yanlış temsillerini ortaya çıkarmasıydı.[2]1631’de Papa Urban VIII, kutsama ve aziz ilan etme süreciyle ilgili herhangi bir işlemin geçerliliği için Şeytanın Avukatı’nı zorunlu hale getirdi.
Papa II. John Paul’ün 1983 yılında, yaklaşık dört yüz yıldır yürürlükte olan Şeytanın Avukatı makamını kaldırmasıyla; aziz ilan edilen kişilerin sayısı benzeri görülmemiş şekilde arttı. Papa II. John Paul’ün görev süresi boyunca yaklaşık 500 kişi aziz ilan edildi ve 1300’den fazla kişi kutsandı. Oysaki 20. yüzyıldaki tüm seleflerinin aziz ilan etme sayısı sadece 98 idi.[3]
ŞEYTANIN AVUKATLIĞI MAKAMINA DAİR DEĞERLENDİRMELER
MAKAMIN GEREKLİLİĞİNİ SAVUNAN GÖRÜŞLER
“Özgürlük Üzerine” isimli eserinde, Stuart Mill’in Şeytanın Avukatlığı makamına dair birtakım düşüncelerine ulaşabiliriz.
“Kiliselerin en müsamahasızı olan Katolik Kilisesi bile, bir azizin azizlik mertebesine yükseltilmesi (kanonizasyon) sırasında bir “şeytanın avukatını” kabul eder ve onu sabırla dinler. Görünüşe göre en kutsal insanlara bile, şeytanın onun aleyhine söyleyebileceği her şey öğrenilip tartılmadan ölümünden sonraki bu onurlar bahşedilemez.“[4]
Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Mill, kilise yargılamasında en kutsal olanın dahi karşıt fikirlerle sınandığına değinmiştir. Eserinde yer alan bu ve benzeri fikirlerinden yola çıkarak kendisinin, Şeytanın Avukatlığı makamı için; yargılamada vakanın her yönünün incelenmesine katkıda bulunduğunu, karşıt görüşün doğru bilgiye ulaşmadaki yararını savunduğunu söyleyebiliriz. Yanılmazlık varsayımının aksıne, eğer bir fikri karşıt görüşlerle çarpıştırıp test edebiliyorsak o zaman doğrulanabilir durumdadır.
“Eksiği olmayan, tam anlamıyla bilgilendirilmiş bir zihnin kararını belirleyen ve ibreyi döndüren hakikatin o bütün parçasına onlar tamamen yabancıdır; zaten bu durum, her iki tarafa da eşit ve tarafsızca kulak veren, her iki tarafın da gerekçelerini olabilecek en güçlü ışık altında görmeye çalışanlar dışında hiç kimse tarafından gerçekten bilinemez.
Bu disiplin, ahlaki ve insani konuların gerçekten anlaşılması için o kadar elzemdir ki; eğer önemli hakikatlerin karşıtları (muhalifleri) yoksa, onları hayal etmek ve en mahir şeytanın avukatının ortaya çıkarabileceği en güçlü argümanlarla onları donatmak kaçınılmazdır.” [5]
Ona göre, doğru bilgiye ulaşmak ancak bir fikrin zıt iki yönüne de eşit mesafede olup dinleyebilmekten geçmektedir. Mill, karşıt fikrin olmaması halinde onun yaratılması gerektiğini de savunmaktadır.
MAKAMA ELEŞTİREL YAKLAŞAN GÖRÜŞLER
Şeytanın Avukatlığı, yargılamaya sunduğu katkılar açısından desteklendiği gibi mantığının karşıt tutumlarca eleştirildiği yanları da bulunmaktaydı. Bu makama eleştiri getirenlerden biri olan Karl Popper, “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde bu konuya dair düşüncelerini açıklamıştır.
“Bir fikirle yapıcı bir şekilde tartışabilmek için o fikrin arkasındaki mantığı anlamak gerekir; sırf retorik bir zeka gösterisi olarak karşıt görüş üretmek, hakikati aramak değil, onu bir sofizm oyununa çevirmektir.“[6]
Mill nasıl ki, eğer ortada bir karşıt fikir yoksa onun yaratılması ve fikirlerin çatışması gerektiğini idealize ediyorsa; Popper da tam aksine, herhangi bir fikrin savunulabilmesi için mantığının kavranması ve sırf tartışma olsun diye zıt fikirler üretilmesine karşı çıkmaktadır. Ona göre, samimi bir iddiaya dayanmayan tartışmalar hakikatin ortaya çıkmasına katkı sağlamayacaktır.
Benzer bir görüşe sahip olan Søren Kierkegaard; bir fikri savunan kişinin o fikre gerçekten inanmasının gerektiği, aksi halde inançsız bir şekilde karşı taraf rolüne bürünmenin hakikate ulaştırmayıp bu süreci olumsuz etkileyeceğini savunur. [7]
Şeytanın Avukatlığı’na farklı bir pencereden bakıp eleştirisini sunan Arendt ise sırf karşıt görüş oluşturmak amacıyla olgusal gerçeklikleri ele alıp tartışmanın hakikati itibarsızlaştıracağına inanmaktadır. [8]
500 YILIN ARDINDAN GELEN AZİZELİK UNVANI

Orta Çağ tarihinin en ikonik figürlerinden olan Jeanne d’Arc, henüz 17 yaşında Yüz Yıl Savaşları’nın kaderini değiştirmesi ile bilinen askeri deha olarak kabul edilmektedir. Savaşta esir düşmüş, ardından İngiliz kontrolündeki bir kilise mahkemesinde yargılanmıştır. “Sapkınlık, büyücülük ve erkek kıyafetleri giymek” gibi suçlamalarla yargılanan Jeanne d’Arc, 1431 yılında henüz 19 yaşındayken diri diri yakılarak idam edilmiştir.
Ölümünden 25 yıl sonra (1456) Papa III. Callixtus’un talimatıyla açılan iade-i itibar davasında tamamen aklanmıştır fakat aklanmış olsa da alınan hayatın iadesi mümkün değildir artık. Yıl 1920’yi gösterdiğinde, yani ölümünden tam 489 sene sonra, yine kilisenin yaptığı yargılama sonucu azize ilan edilmiştir.
Konuya dair ilginç bir örnek teşkil eden yargılama dosyasında, d’Arc’ın azizeliğine karşıt görüş sunan Şeytanın Avukatları’na ait savunmalar şu şekildedir:
“Kızımızın (Jeanne’ın) hayatı iki evreye ayrılabilir: İlk evre esir düşene kadar şan ve hayranlık doludur; ikincisi ise yakılarak cezalandırılmayla son bulan zorluklarla doludur. Esir alınıp mahkeme sorgularına maruz kaldığında ruhundaki o büyüklük çökmüş, ilahi vahiylerinin görkemi kaybolmuş ve o zamana kadarki erdemleri ağır kusurlarla gölgelenmiştir.“
Augustine Caprara (İlk Şeytanın Avukatı – 1893)
“Tarihsel kaynaklar onu kutsal bir kadın olarak değil, bir lider ve savaşçı olarak yüceltir. Onun vatanını ve kralını koruma arzusu (desiderium patriam regemque tuendi), ilahi bir misyon olarak değerlendirilemez.“
Alexander Verde (Üçüncü Şeytanın Avukatı – 1903)[9]
Askeri açıdan savaşa kattıklarının ve diğer durumlarının mucize olarak sayılamayacağını, kendisinin azizelik kriterlerini karşılamadığını dile getiren Şeytanın Avukatları’nın savunmalarına karşın d’Arc; azizelik unvanına layık görülmüştür. Dönemin siyasi yapısı incelendiğinde kararın, İngiltere’nin I. Dünya Savaşı sonrası Fransa ile ilişkilerini düzeltmek ve milliyetçi muhafazakar kanadı kazanmak amacıyla verdiği düşünülmektedir.[10]
ŞEYTANIN AVUKATLIĞI’NIN GÜNÜMÜZE YANSIMALARI
Kilise yargılamalarındaki gücü sona erse de günümüzde birçok sektör Şeytanın Avukatlığı makamının temel mantığını kullanmakta ve kendi uygulamalarına adapte etmektedir.
Siber Güvenlik
Büyük teknoloji şirketleri ve savunma sanayii, geliştirdikleri yazılımların veya güvenlik sistemlerinin açığını bulması için bağımsız siber güvenlik uzmanlarını görevlendirir. “Kırmızı Takım” olarak adlandırılan bu uzmanlar, tam anlamıyla Şeytanın Avukatı rolünü üstlenerek kendi sistemlerine bir saldırgan gibi hücum eder ve savunma hatlarındaki zayıflıkları ortaya çıkarır.
Kurumsal Yönetim ve Risk Analizi
Şirketler devasa bir yatırım, birleşme veya yeni ürün lansmanı yapmadan önce “Pre-Mortem” adı verilen toplantılar düzenler. Bu toplantılarda bir yönetici veya ekip, sırf projenin çöküş senaryolarını yazmak ve “Bu fikir neden başarısız olur?” sorusunun yanıtlarını aramakla görevlendirilir.
Ceza Yargılaması Hukuku
Modern ceza yargılamasında “çelişmeli yargılama” ilkesi, doğası gereği şeytanın avukatlığı mantığıyla çalışır. Müdafi, müvekkilinin suçluluğuna dair savcılık makamında oluşan güçlü kanaatlere karşı en aksi, en zorlayıcı ve en şüpheci itirazları sunarak hakikatin eksiksiz ortaya çıkmasını sağlar.
Bilimsel Hakemlik ve Tez Savunması
Akademik dünyada bir makale yayımlanmadan önce ve yüksek lisans, doktora tezlerinin savunmasında hakem ve jürilerin yazara yönelttiği detaylı eleştiriler, metodolojik hataları ayıklamak ve bilimsel doğruluğu sınamak için kullanılan kurumsal bir şeytanın avukatlığı mekanizmasıdır.
SONUÇ
Şeytanın Avukatlığı (Advocatus Diaboli), Katolik Kilisesi’nin katı doktrin yargılamalarında bir denetim mekanizması olarak doğmuş olsa da zamanla hukuk, felsefe ve siyaset teorisinin en çok tartışılan metodolojik araçlarından birine dönüşmüş, günlük kullanımda da yerini almıştır. Makamın kuruluş amacının bize gösterdiği en önemli noktalardan biri; ister dini bir sanık kürsüsünde istersek entelektüel bir tartışmanın merkezinde olalım, bir fikrin gerçek gücü ve sarsılmazlığı, kendi lehindeki alkışlarla değil, karşısına dikilen en amansız itirazlarla göğüs göğüse çarpışabilme kapasitesiyle ölçülür.
KAYNAKÇA
[1]https://nefchronicles.wordpress.com/2016/09/06/the-devils-advocate/
[2]https://www.britannica.com/topic/devils-advocate
[3]https://devilsadvocateauditor.com/devils_advocate_audit_history.php
[4][5]Mill, J. S. (1859). On liberty. John W. Parker and Son. p.39, 69
[6]Popper, K. R. (2008). Açık Toplum ve Düşmanları (M. Tunçay, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.
[7]Kierkegaard, S. (1978). Two ages: The age of revolution and the present age, a literary review (H. V. Hong & E. H. Hong, Çev. ve Ed.). Princeton University Press.
[8]Arendt, H. (1968). Truth and politics. Between Past and Future: Eight Exercises in Political Thought içinde (s. 227–264). Viking Press.
[9][10]Taylor, L. J. (2006). Joan of Arc, the Church, and the Papacy, 1429–1920. The Catholic Historical Review, 92(3), 229–240.
Nazlı Yaren KAZANCIOĞLU




